Hattusas’ın
güçlü kralları...
“Kenti
fırtınalı bir gecede aldım; ancak burada elime geçen sadece yaban otlar
oldu. Benden sonra kral olacaklardan her kim, Hattusas’ı yeniden canlandırırsa
onu göklerin fırtına tanrısına havale ettim.”
“Küçük
Hattusas kalesinin beyini yenip kenti yerle bir eden Kussara Kralı Anittas’ın
bir tabletinde böyle yazılı. Bu lanet, eski Hitit dilinde uzun bir tapınak
yazısının içinde bir parçadır.
Ne
var ki, aldırış eden olmamış bu lanete; M.Ö.1800’lerde Hattusas
eskisinden daha büyük ve daha güzel olarak yeniden kurulmuş.
O
zamanlar Küçük Asya, Suriye ve Mezopotamya’da ulusların nasıl
dalgalanmalar meydana getirdikleri konusunda bilgimiz çok az. Sargon’un
imparatorluğu (M.Ö.2300 yılları) yıkılalı hayli zaman olmuştur;
Asurlular’ın Küçük Asya’ya sokulmaları giderek güçlenmektedir (başlıca
yerleşme merkezleri Kültepe’dir).
Şehir
devletleri ve küçük krallıklar birbirleriyle sonu gelmez savaşları sürdürmekte,
savaş ortaklıkları yapılmakta, arada sırada kısa ömürlü antlaşmalar
ortaya çıkmakta, ama asla sürekli, güçlü ve siyasal bakımdan etkili bir büyük
güç oluşamamaktadır.
Bu
durum Hititler kuzeyden akıp gelince birden değişiveriyor. Hititler, kuzeydoğudan
mı yoksa kuzeybatıdan mı gelmişlerdi? Bunu henüz kesinlikle öğrenemediğimiz
gibi, geldikleri zaman asıl adlarının ne olduğunu da bilmiyoruz. Fakat bildiğimiz
bir şey varsa, bunların Hint-Avrupa kökenli bir ulus olduklarıdır.
Kuşkusuz
birkaç bin kişiden fazla değildiler, fakat buranın yerli halkı Proto-Hattiler’’den
daha gelişmiş ve daha becerikli oldukları hemen anlaşılıyor. Meydana çıktıkları
andan itibaren siyasal yönetim ile askeri güç arasında çok ender
dengesizlik gösteriyorlar.
Başka
bir deyişle, öylesine güçlü oluyorlar ki, yayılmalarına karşı çıkmayı
kimse göze alamıyor. Ayrıca siyasal açıdan büyük yetenek sahibi oldukları
besbelli. Öyle ki, çiğneyip geçtikleri ulusları köle yapmıyor, aksine
onları bir sadakat ilişkisi içinde eritmeyi başarıyorlar.
Gariptir,
ilk Hitit kralları soylarını Kussara hanedanına dayandırmaya önem vermişler,
ataları olarak da Hattusas’ı yıkmış ve burayı yeniden kurmaya kalkışacak
olanı lanetlemiş bulunan Kral Anittas’ı benimsemişlerdir.
Devletin
kuruluşundan 150 yıl kadar sonra bir hükümdar, fermanlarının birinde, ülke
çapında giriştiği yeni eylemlerin zorunluluğunu açıklamak için tarihsel
bir giriş yapmamış olsaydı,bugün Hititler’in ilk gerçek karlları hakkında
pek az şey bilecektik. Bu hükümdar Telipinus’du ve devletin babaları
olarak fermanında üç hükümdarın adını veriyordu:
Labarnas,
I.Hattusilis, I.Mursilis.
Labarnas
adı daha sonra kral’la eşit anlam kazanıyor –tıpkı Sezar, Kayzer, Çar
gibi_. Bunlardan öncekiler, I.Tudhaliyas ile Pusarrumas, tarih öncesinin
sisleri altında kaybolmuş gibidirler, egemenlik tarihleri kesinlikle
bilinmiyor. Bilgiler yetersiz de olsa Hitit devletinin kurucusu olarak
Labarnas’ı kabul ediyoruz.
‘Ve
ülke çok küçüktü... Ne yana sefer açsa, hemen güçlü ordusuyla düşman
bir ülke yolunu kesiyordu.’
Buna
rağmen Labarnas, şehir devletleri ve küçük krallıkları daha büyük yeni
bir siyasal birlik içinde toplamayı başarıyor, sınırlarını batıya doğru
genişletiyor, etki alanını kuzeye ve güneye yayıyor, belki de denizlere
kadar uzanıyor.
Bazı
kaynaklar ilk kez onun, kendi soyundan geleceklere bir ölçüde tahta çıkmak
güvencesi sağlayacak biçimde krallık töresi kurduğunu bildiriyor. Bu güvence,
kralın yerine geçecek olanı ataması hakkıydı.
Bu
bakımdan oğlu I.Hattusilis (M.Ö.1650-1620), kendisinden sonra tahta çıkabilmiş
ve bazı hamleler yapmasına elverişli bir siyasal ortam bulabilmiştir. Güney
sınırında bir tampon devlet yaratabilmek için Halep üstüne yürüyor.
Fakat düşmanı önünde değil, ardında, kendi sarayındadır.
Halep
seferinden hasta bir olarak dönünce, aynı zamanda siyasal vasiyetnamesi de
diyebileceğimiz ve ilkçağ dünya edebiyatında eşine ender rastlanır düzeyde
kişisel şikayetnamesini yazdırıyor.
Bu
son sözlerinde şiirsel nitelikte bir yakınış vardır:
‘Büyük
kral Labarnas, kurultaya ve soylulara şöyle seslendi:
Bundan
böyle ben hasta biriyim artık. Sizlere ‘tahta çıksın diye’ genç
Labarnas’ı takdim ettiğim zaman, onu oğlum bilmiş, kucaklamış, yüceltmiş,
hatta şımartmıştım.
Ama
bu delikanlının hastalığım sırasında öyle davranışları oldu ki, anlatılır
gibi değil.
Ne
gözünden yaş geldi, ne de en ufak bir acıma belirtisi gösterdi.
Soğuk
ve katı yürekliydi.
O
zaman ben, kral, kendisin son bir kez daha sınamak istedim ve hasta yatağıma
çağırttım.
Böyle
bir durumda bir yeğenin bile öz oğulmuş gbi yakınlık göstermesi gerekmez
mi?
Ama
ne gezer!
Delikanlı,
kralın sözüne aldırış bile etmedi.
Ama
anasının sözlerini, o yılanın sözlerini can kulağıyla dinliyordu.
Zaman
zaman kardeşleriyle hemşireleri de ona kötü laflar taşıyıp duruyorlardı.
Ben kral, bunların hepsini öğrendim.
Madem
ki öyle, o halde dişe diş, dedim.
Artık
bu iş bitsin! O benim oğlum değil artık! Bu sefer de anası bir inek gibi bağırmaya
başladı:
‘Vay
benim tosunumun başına gelenler!Mahvettin bizi, anlaşıldı, niyetin onu öldürmek
senin!’
Peki
ama, ben kral, ona hiç kötülük yapmış mıydım? Onu rahipliğe yükselten
ben değil miyim?
Hep
onun iyiliğini istemiştim, hep buna yol göstermiştim. Fakat o hiçbir zaman
kralın dileklerine karşılık vermedi.
Sadece
hep kendi isteklerini kolladı; böyle yalnızca kendini düşünen biri,
Hattusas’ı sevebilir mi?’
Kral
ölmek üzereyken, yerine geçmesi için hemen başka birini önerir ve
yeteneksiz bulduğu oğlunun yerine torunu Mursilis’i aday gösterir. Daha önce
de asıl oğluyla kızını cezalandırmayı unutmaz, gelirlerini azaltır,
belirli bir yerde oturmak üzere sürgüne yollar. Sonra da bir prensin doğru eğitimi
üzerine görüşlerini sıralar.
Yeni
seçilen halefine öğütler verir. İstedikleri şunlardır: Sürekli sarayın
içinde yaşayacaksın, ama yine de hep alçakgönüllü davranacaksın; yiyeceğin
ekmek, içeceğin su olmalı; şarap içmeyi ancak çok yaşlandığın zaman düşüneceksin;
‘o zaman iç içebildiğin kadar!’
M.Ö.1620
yıllarına ait bu şikayetname ve vasiyetname karışımı yazı, eskiçağ
biliminin bir muammasıdır. Dildeki bu duruluk, yakınışla yol gösterici öğütlerin,
hikaye ile diyaloğun büyük bir sanat gücüyle kaynaştırılması öyle
birdenbire doğmuş olabilir mi?
...
I.Mursilis
M.Ö. 1620-1590 yılları arasında hükümdarlık etti. Sağlam bağlardan
yoksun şehirdevletler federasyonunu yeniden örgütleyerek Hitit İmparatorluğu’nun
asıl korucusu oldu. Böylece firavunlar imparatorluğunun kuzeydoğusunda,
Mezopotamya İmparatorluğu’nun kuzeybatısında ilk kez doğunun üçüncü büyük
siyasal gücü ortaya çıktı.
Halep’i
ele geçiriyor, Babil üzerine yürüyerek burayı da fethediyor. Böylece Hatti
adını herkesin korktuğu bir söz haline getiriyor. Ama, bu sefer, tıpkı Büyük
İskender’in Hindistan’ı Alman İmparatorunun İtalya’yı ve Kudüs’ü,
İsveç Kralı 12.Karl’ın ve Napolyon’un Rusya’yı fethe kalkışması
gibi hem kahramanca, hem de akılsızca bir hareketti, çünkü Hattusas’tan
2000 km. uzaktaki Babil’i elinde tutamayacağı besbelliydi, nerede kaldı
imparatorluğuna katması!..
1590’da
yurduna döndükten kısa bir süre sonra eniştesi tarafından öldürüldü.
Bu tarih Hitit tarihindeki ender sağlam noktalardan biridir; ilk Babil hanedanının
yıkılışı hakkında Babil kaynaklarının verdiği bilgiye tıpatıp
uymaktadır.
Ondan
sonra tahta çıkmış Hantilis, Zidantas, Ammunas, Huzziyas gibi kulağa yabancı
gelen adların etrafında sadece saray entrikaları, kansoylular ve rahiplerin
kralla yaptıkları iktidar kavgaları vardır...
Tahta
çıkmayı tayin eden etmen, artık baba ve kardeş katilliği olmuştur;
siyasal hayatı ise ikbal düşkünü dullar, iktidar hastası prensler, yaşı
küçük hükümdarların arkasında dolaplar çeviren kral naipleri düzenlemektedir.
Krallığın gelecek için duraksamalar uyandıran böylesine bir döneminde
kurtuluş çaresi ancak hükümdarlık haklarını ve tahta çıkmayı sağlam
ilkelere bağlayacak bir düzenin kurulmasıydı.
Böyle
bir girişim için zorunlu seçkin anlayışı ve beceriyi gösteren, bu sayede,
yeni bir düzen kurmayı başaran Telipinus oldu. Onun gerçekleştirdiği tipik
bir meşruti monarşiydi. Hanedanın erkekleri için sırayla tahta çıkmak güvencesi
sağlanmıştı, ama yargı hakkı soylular meclisine bırakılmıştı.
Bu
hak gerektiğinde kralı bile yargılayacak derecede genişti. Eğer hanedandan
biri öldürülür ve bu cinayette kralın parmağı olduğu şüphesi belirirse
kendisine uyarıda bulunabiliyor; eğer cinayeti onun işlettiği kanıtlanırsa
kral hakkında ölüm cezası verebiliyordu.
Telipinus,
kral haklarına geçerlilik sağlama gücünü elde edince, hükümdar sarayında
öylesine sağlam bir düzen gerçekleştirdi ki, krala karşı meclisin
olanakları azaldı, ancak apaçık bir cinayet olayında yetkisini kullanabilir
hale geldi.
Öte
yandan Hitit krallık kavramının, Doğu ülkelerinde çok yaygın ve hatta bazı
Hint-Avrupa uluslarında bile görülen tanrıya benzerlik, ya da tanrıyı yeryüzünde
temsil etme gibi öğelerden uzak oluşu da başka bir ilginç özelliktir.
(Kurt
W.Marek. Tanrıların Vatanı Anadolu, S.91-97)