Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Hinduizm’de baş tanrı

“Hintliler, kutsal dünyanın ötesinde, genellikle bir İçvara ya da Tanrı’ya inanır. Onu puruşa ‘varlık’ ve bhagavant ‘ermiş’ olarak da tanımlarlar. Söz konusu kavrama ilişkin terimlerin hangi tarihten beri ortaya atıldığını söylemek güçtür.

Edebiyattaki ilk izi, M.Ö. 5. ya da 4.yüzyıla tarihlenebilen ve ‘orta’ diye anılan Upanişadlar’da görülür. Birdenbire öteki tanrı adlarıyla arasında bir yapı farkı belirmiştir. Ancak yine de bazı ayrımları belirtmeksizin bizim özel Tanrı kavramımızla özdeş tutulamaz.

Öncelikle Vişnu, Şiva, Krişna ya da Rama gibi birkaç mitoloji tanrısının imgesine kesinlikle bağlı kalmaktadır. Vedanta’nın en katı biçimlerinden Çankara okulunda İçvara ‘nitelikli brahman’dır, yani, aşkın gerçek düzleminin hemen altında özel bir tanrı gibi görünen, özel niteliklerle donanmış (saguna) nesnel bir mutlak olarak bulunur. Gerçekten, bu okulun dışında İçvara düşüncesi, cinssiz brahman düşüncesinden tümüyle ayrılmamıştır.

Bu durum Bhagavata’da şöyle dile getirilir: Bu gelişmemiş biçim, temel brahman, ışık, saf varlık, niteliksiz, değişmez, özelliksiz, isteksiz: Bu sensin, Vişnu sensin, sen mikro kozmosun ışığısın’.

Hem içkin hem aşkın olan Tanrı, Hinduizm’e göre kamutanrıcı öğeler içerir. Sözgelimi, Lokacarya Pillai’nin (13.yüzyıl) Arthapançaka adlı yapıtında, cennette bulunan özel bir tanrı, ‘yayılmış’ varlık (uyuhalar kuramı), yeryüzüne inenv arlık (avataralar kuramı), iç yönetmen (eskinin atman uzantısı), son olarak da külte yönelik maddi imge gibi beş durum sayılır.

Bu durumlar, genellikle aynı tasarım kitlesinin içinde toplanmaktan çok abğımsız olarak yan yana sıralanmıştır. Tagore’daki jivadevata, hem Tanrı’ya hem de çifte bir aşkın ‘ben’e karşılık gelir.

Usa vurma ve kurgu yöntemi, bu Tanrı kavramına güçlükle, yavaşça ulaşmayı sağlamıştır. Ancak ozanlar, bundan dolaysız sezgiyi elde etmişler ve yapıtlarında Yüce Tanrı’yı sık sık övmüşlerdir. En anlamlıları, Upanişadlar gibi, O’nu sürekli yadsımalar yoluyla aradıkları şiirlerdir. Sözgelimi 13.yüzyılın Hindu ozanı Harişand bu konuda şöyle demektedir: ‘O, ne bilimde, ne düşüncede, ne karmanda, kastta, yasalarda, ... ne sözcüklerde ve din tartışmalarında, ne tapınaklarda ve kültlerde, ne de rahibin çaldığı çandadır. Tanrı, yalnızca bir aşk bağında asılıdır, ona bağlanmıştır.’

Tanrıtanımaz düşünce sistemleri de vardır; ama bu yalnızca özel yapıda bir yüce varlığa imanın yadsınması gösterir. Bunlar, eski Sankhya ve tarihöncesi Mimamsa gibi, ilksel inançlarla birlikte geçici tanrıları kabul ederler. Nastikalar ya da özdekçilere gelince... Tam anlamıyla ‘onlar için hiçbir şey yoktur’, maddi düzenin dışındaki tüm varoluşu yadsımışlardır.

Ancak bu okullar pek saygınlık kazanmamışlardır; eski edebiyat onlardan söz etmekten kaçınmıştır. Metinleri yetkecidir; böyle metinler olduysa (ki olduğu söylenir) bile, kuşkusuz gözden düşme gerekçesiyle ortadan kaldırılmışlardır.”

(Hinduizm, Louis, Renou)