Çingeneler ve yolculukları
"Beni Ayakta
Gömün",
hem bir halkın tarihi
hem de yazarın bu halkın
gizlerini aydınlatmak için
yürüttüğü kişisel araştırmanın hikâyesi.
Çingeneler, Avrupa’da bugüne kadar geleneksel olarak en aşağı sınıftan kimseler
olarak görüldüler, başka bir deyişle Avrupa’nın "parya"sı oldular. Ortaçağ
Romanya’sında bir Çingene genellikle bir domuz fiyatına eşya gibi alınıp
satılırdı. 18. yy.’da Prusya’da, 18 yaşını geçmiş Çingeneler yalnızca
sürdürdükleri gezginci hayat tarzının yasadışı olması nedeniyle mahkemeye
çıkarılmadan asılıyorlardı. Naziler, doğuştan suçlu oldukları gerekçesiyle
Çingeneleri yok etmeyi hedeflemişlerdi; 500 binden fazla Çingene, Nazi
kamplarında ölmüştü.
Böylesi keder yüklü bir geçmişi olan bu "su katılmamış yabancılar"ın, yazar
Isabel Fonseca onları böyle adlandırıyor, bütün gadjelere (Çingene olmayanlar)
karşı ihtiyatlı davranmaları hiç de şaşılacak bir şey değil. Londra’da yaşayan
Macar Yahudisi bir anne ve Latin Amerika kökenli bir babadan doğan Fonseca,
binbir özenle öğrendiği Romanca’yı, yani Çingene dilini, yeryüzüne yayılmış ve
hiçbir memleketi olmayan 12 milyon nüfuslu bir halkı anlamak için kullanmış.
Beni Ayakta Gömün, hem bir halkın tarihi hem de yazarın bu halkın gizlerini
aydınlatmak için yürüttüğü kişisel araştırmanın hikâyesi.
Sâmi ırkından gelenlere benzeyen görünüşleri yüzünden, Avrupalılar Çingenelerin
Arap olduğunu düşündü (zaten Çingene [Gypsy] kelimesinin kendisi de Mısırlı [Egyptian]
kelimesinin bozulmuş halidir). Fonseca, bu konuda uzman olan kişilerin üzerinde
uzlaştığı, Çingenelerin İran’a gitmek üzere kuzey Hindistan’daki memleketlerini
terk ettikleri tezini kabul ederek, 10. yüzyılda büyük olasılıkla köle olarak
batıya doğru yol aldıklarını söylüyor. Yaygın kanının tersine, birlikte
yaşadıkları insanların önyargıları ve verdikleri gözdağı yüzünden yerlerinden
edilmedikleri sürece Çingenelerin çoğu gezgin değil. İçinde yaşadıkları
avluların bakımsızlığına rağmen Çingeneler, temizlik konusunda ritüellere sahip
olacak kadar çılgındırlar, diye yazıyor Fonseca. Arnavutluk’ta Çingene bir
ailenin yanında kaldığı süre boyunca, katıksız bir gadja olarak kendini
yıkamasının uygun görülmediğini anlatıyor. Gerekli ovalama işini onun yerine iki
genç kız gerçekleştiriyordu.
Hilekâr oldukları düşünüldüğü için, Doğu Avrupa’da komünizmin çökmesinden sonra
Çingenelere karşı duyulan eski nefret ne yazık ki yeniden hortladı. Çaresizlik
içindeki binlerce Doğu Avrupalı Çingene Batıdan sığınma talep etti. 1992 yılında
Almanya ve Romanya arasında yapılan anlaşmadan sonra, Alman mülteci
kamplarındaki Rumen Çingeneleri, uyruğunda oldukları ülkelere geri dönmemek için
kimlik kartlarını yok etmişlerdi ama yine de sınır dışı edilmişlerdi.
Çingenelerin tarihi, ne yazık ki, kitap içindeki birkaç bölüme yayılmış olsa da
(belki de yazar, üzücü hikâyeleri bir karavanın arkasında bıraktığı izler kadar
karmakarışık olan bir halkı anlatmak için böyle bir yol seçti), "Beni Ayakta
Gömün", insanın ilgisini canlı tutan bir özen ile, yalın ve zarif bir dille
yazılmış. Fonseca’nın dikkate alınmayan bir halk üzerine dikkatleri çekmek için
harcadığı çaba kesinlikle başarılı olmuş. Yazar, kitabını yeni yeni ortaya
çıkmaya başlayan seçkin bir Çingene topluluğunun Avrupa’daki hakim siyasetin
içine adım attığını söyleyerek sonlandırıyor.
(Özlem İlyas milliyet.com.tr kültür-sanat 7 Şubat 2002)