Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

İsmailî Hareketi İslam tarihinde derin etkiler bıraktı

“Ne İran’daki köylü ayaklanmaları, ne de Irak’ın güneyinde kölelerin isyanı İslam tarihinde uzun müddet devam eden bir etkiye ve cemiyetin yapısında gerçek değişikliğe neden olmuşa benzemiyor. Yalnız birbiri arkasından ortaya çıkan başarısız ayaklanmalarda görüldüğü üzere derin bir memnuniyetsizlik ve anlaşmazlık bırakmıştır. Fakat imparatorluk halkının artan memnuniyetsizliği daha belirli ve etkileri daha devamlı başka bir harekette ifadesini bulacaktı: Bu Şia’nın bir kolu olan İsmailî Hareketi’dir. İslam’ın ilk devirlerinde bir Arap partisi olarak ortaya çıkan Şiilik’in, mezhep haline gelişini ve Abbasiler’in iktidara geçişinde oynadıkları önemli rolü görmüştük. Abbasi hareketinin başarısı, Muhammed b. el-Hanefiyye neslinden halifelikte hak iddia edenlerin sonunu getirmiştir. Bu tarihten itibaren Şîa şefleri Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma vasıtasıyla Hz. Ali soyundan geliyorlardı. Halifelikte hakları olduğu savunan bu kimseler İmam adı altında tanınıyor ve onların Şii taraftarlarınca tek meşru halife olarak kabul ediliyorlardı. Fakat onların savundukları güç, Abbasiler’inkinden daha kuvvetli idi. Tanrı’nın ilhamına mazhar olan Şii imamı, kendisinin yanılmayacağını iddia ediyor ve emirlerine kayıtsız şartsız itaat edilmesini istiyordu.

765 yılında İmam Cafer’in ölümü üzerine taraftarları, onun halefi olarak oğulları Musa ve İsmail’i destekleyen iki gruba ayrıldı. Musa’nın taraftarları, onun soyundan gelenleri Hz. Ali’den itibaren 12.imama kadar tanıdı. Musa,esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu ve dönüşü taraftarlarınca hâlâ beklenmektedir. Musa soyundan gelenleri imam olarak tanıyanlar, Sünni İslam doktrininden pek az farklı olan inanç sistemlerinde ılımlı görünürler. Bir Fransız bilim adamı onları, Abbasi halifelerine karşı Tanrı’nın Gazabı olarak gayet güzel bir şekilde tarif etmiştir.

İsmailîye Partisi’nin gelişmesi tamamıyla farklıdır. Bu grup daha önceki hareketin aşırı ve ihtilalci karakterini bırakmıştı. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyılın başlangıcı ihtilalin hazırlık safhası olarak kabul edilebilir. Bu devrede İsmail, oğlu Muhammed ve onların sadık taraftarlarından bir grup mezhebin propaganda ve yapısını teşkilatlandırmaya çalıştı. Onların fikirleri Sünni Müslümanların fikirlerinden oldukça farklıdır ve Yeni Platoncular ile Hintlilerin birçok prensibini içermektedir. Mezhebin gizli doktrini yalnız kendi taraftarlarına özgü toplantılarda yayılıyordu. Buna göre Kuran’ın her ayeti iki mana taşıyordu. Biri dış ve edebi, diğeri gizli ve yalnız öğretimle anlaşılanıdır. Mezhebin gizli fikirleri masonik bir hiyerarşi vasıtasıyla yayılıyor ve ancak hiyerarşinin en yüksek noktasına ulaşana ve mezhebin bütün sırları veriliyordu. Bu gizli örgütlenme, Abbasi idaresinin göz açtırmamasına rağmen mezhebin devam etmesini ve devamlı olarak yayılmasını sağladı. Mezhebin reisi olan imam, mezhebin asıl reisi İsmail vasıtasıyla Hz. Ali soyunun dini yanılmazlığına sahipti. Bazı durumlarda imam bu gücünü başka bir şahsa manevi bir şekilde intikal ettirebilirdi. Böyle durumlarda bu şahıs tam manasıyla olmasa bile, kısmen imamın manevi gücüne sahip, güvenilir bir kimse veya vekili oluyordu.

Onuncu yüzyılın başında imparatorluğun içinde bulunduğu sosyal buhran en yüksek noktasına erişmişti. Mağlup edilen köylülerin ve kölelerin memnuniyetsizlikleri devamlı bir şekilde artarken, şehirlerde de işçiliğin ve sermayenin toplanması büyük miktarda gayrı memnun proletaryanın doğmasına zemin hazırladı. 920-921’de vezirin aldığı mali önlemler Bağdat’ta ekmek baskınlarına ve imparatorluk düzeyinde hoşnutsuzluğun artmasına neden oldu. Bunların dine karşı tutumları, devrin bir şairinin mısralarında açık bir şekilde görülür:

‘Ben iflasta iken yemin ederim ki, Allah’a dua edemem,

Bırakalım da Şeyh el-Celîl ve Fâ’ik O’na dua etsin,

Niçin dua edeyim, servetim, güzel evim,

Atlarım, koşum takımlarım, altın kemerlerim nerede?

Bir karış toprağım bile olmazken,

Eğer dua edersem iki yüzlülük etmiş olurum.’

 

Bütün bu unsurların üstünde İsmailî propagandacılarının fikirleri hızla yayılıyordu. İsmailî Mezhebini kabul edenler, yazılarında mezhebin sosyal teorilerini fazla açıklamaz. Sünni din alimlerinin reddiyelerinden açık bir şekilde anlaşıldığına göre, kurulu düzene karşı ortaya atılan tehdit, dini olmaktan çok sosyal idi. El-Bağdâdî bu hususta şu bilgiyi vermektedir: ‘Gerçek yönü basit bir şekilde şöyle anlatılır: Onların efendileri (Muhammed) onlara nimetlerden zevk almayı yasakladı ve kalplerini anlaşılmaz gizli bir varlığın korkusu ile doldurdu. İşte varlığına inandıkları Tanrı budur. Onlara, öldükten sonra dirilme, yaptıklarının karşılığını görme, cennet ve cehennem gibi varlıklarına asla şahit olamayacakları şeyleri bildirdi. Böylece onları kendisine bağladı ve yaşadığı sürece kendisine, ölümünden sonra da haleflerine köle haline getirdi. Onların her türlü imkanlarından faydalanma hakkını kendisine tanıyordu. Çünkü şunu ileri sürüyordu: Sizden bunun için akrabama karşı göstereceğin dostluk dışında hiçbir karşılık beklemiyorum. (Kuran LXHI, 23). Onun onlarla ilişkisi nakit para ödeme esasına, buna karşılık onların imamla ilişkileri ise kredi esasına dayanıyordu. Hiçbir zaman gerçekleşemeyecek gelecekteki bir vaat karşılığında onlardan gerektiğinde mallarını ve canlarını vermelerini istiyordu.’

Bu vesikanın muhtemelen otantik olmamasına rağmen tehlikenin nasıl anlaşıldığını göstermesi bakımından yine de yararlıdır. İslam ulemasının en ünlülerinden Gazalî, Kavasımu’l-Batiniyye adlı risalesinde defalarca belirttiği gibi mezhebin esas tehlikesi, normal halka cazip gelmesinde yatıyordu.

Başlangıçta İsmailîler’in kabileler ve köylüler arasında faal oldukları görülüyor, bununla beraber çok geçmeden şehir halkı ve özellikle zanaatkarlar arasında büyük ölçüde taraftar buldular. İsmailîler muhtemelen İslami loncalar kurdu ve teşkilatlarının vasıtası olarak onlardan yararlandılar. Yüzyıllar boyunca loncaların yapısı ve prensipleri İsmailî etkisin izlerini taşıyacaktır. İsmailîğe ve ona benzer mezheplere karşı muhaliflerince ortaya atılan bir iddiaya göre onlar kadın ve malda ortak kullanma fikrini kabul etmişlerdi. Arap kaynakları dokuzuncu yüzyılın ortasında Küfe civarında bir İsmailî dâînin (propagandacının) faaliyetleri hakkında enteresan bilgi vermektedirler:

‘Bazı köylerin halkını kendi inancını kazandıktan sonra onları ağır vergiler, borçlar ve nihayet ulfe (birlik) mecburiyeti altına soktu. Bu mecburiyet bütün malların genelin kullanımı için belirli bir yerde toplanmasını ve hiç kimsenin diğerlerine karşı üstünlük sağlayacak şahsi eşyaya sahip olmamasını gerektiriyordu. Onlara ‘madem ki toprağımız var, yanımızda mal saklamaya ihtiyacımız yoktur’ düşüncesiyle teminat verdi. ‘İşte bu imtihan vasıtasıyla sizin nasıl hareket edeceğinizi öğreneceğiz’ diyerek taraftarlarını disiplin altına alıyordu. Taraftarlarını silah altına almaya ve mücadeleye hazırlanmaya teşvik ediyordu. Misyonerler her köyde güvenilir bir adamı, halkın elinde bulunan koyun, sığır, mücevher ve diğer ihtiyaç maddelerini toplamakla görevlendirmişlerdi. Tek bir fakir yahut sakat kalmamak üzere açlar doyuruldu ve çıplaklar giydirildi. Herkes, toplumda bulunan rütbeler nedeniyle bir üst sınıfa geçmek için vazifesini hızla yapıyordu. Kadınlar örgü örerek kazandıkları, çocuklar kuş kovalayarak aldıkları parayı bu nedenle ona ödüyordu. Kimsenin elinde kılıç ve silahtan başka malı kalmamıştı. Bu düzen herkes tarafından kabul edilip iyice yerleştikten sonra misyonerlere, erkeklerle bir arada bulunmaları için bütün kadınları bir araya toplamalarını emretti. İmama göre gerçek dostluk ve kardeşlik bu idi.’

İsmailî kaynaklarında böyle bir uygulamanın delili yoktur. Komünizm suçlamasının, İsmailîler’in kadına daha yüksek bir mevki vermekle gösterdikleri serbestliğin neticesi olan sosyal özlemlerinden ileri geldiği muhtemeldir.

Hareket onuncu yüzyılın başlangıcında açığa çıktı. 901 ve 906 yılları arasında Karmatîler adıyla bilinen bir gruba mensup İsmailî silahlı çeteleri Suriye, Filistin ve Kuzey Mezopotamya’yı yağmaladı ve dehşete verdi. Kaynaklar İsmailî işgali sırasında Hıms’ta vaaz veren bir vaizin söylediklerini kaydetmiştir:

‘Tanrım bize, beklenilen, Mehdi, zamanın efendisi, müminlerin emiri olan halife ile doğru yolu göster. Tanrım yeryüzünde adalet ve eşitliği sağla, onun düşmanlarını kahreyle. Tanrım onun düşmanlarını kahreyle.’”

(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.153)