Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

 

Muhammed’in Medine’de ilk zamanları

“Medine’de Hz. Muhammed’in idaresi ilk zamanlar ciddi güçlüklerle karşılaştı. Kendisini gerçekten destekleyenler sayıca azdı; taraftarları onunla birlikte gelen Mekkeliler yani Muhacirûn’dan ve münafıkların etkin muhalefetine karşı koymak zorunda bulunan Medineli Ensâr’dan ibaretti. Bu muhalefet başlıca siyasi olup münafıklar daha sonra kendilerine maddi faydalar sağlayan yeni dinle uzlaşıncaya kadar, korkulacak derecedeydi. Hz. Muhammed Yahudiler’den dostça bir karşılama bekliyordu; tek tanrılı bir dine inanmaları nedeniyle, Yahudiler’in İslamiyet’i oldukça büyük bir sempati ve anlayışla kabul edeceklerini düşünüyordu. Hz. Muhammed, onları yatıştırmak amacıyla, Kippur orucu ve Kudüs yönünde namaza durmak gibi birkaç Yahudi âdetini benimsedi. Bununla beraber, Yahudiler, yeni peygambere itibar göstermedi ve kendisine, en hassas olduğu noktada, din konusunda muhalefet ettiler. İçlerinde anlaşmazlık bulunduğu ve genel olarak Medineliler tarafından sevilmedikleri için, bu muhalefette başarısızlığa uğradılar. Onların desteğini kazanamayacağını anlayan Hz. Muhammed, kabul etti Yahudi âdetlerinden bir müddet sonra vazgeçerek, kıbleyi Kudüs’ten Mekke’ye çevirdi.

Medine’ye gelişinden itibaren, kendini ve taraftarlarını Kureyş’in şiddetli muhalefetine karşı korumak hususunda peygamber yeterli derecede siyasi güce sahipti. Asıl gayesi dini akidelerini yaymak olduğuna göre, bir siyasi teşkilatın desteğine ihtiyaç bulunduğunu idrak ettiğinden, siyasice davrandı ve maharetli diplomasi kullanarak siyasi kudretini dini bir hakimiyete çevirdi. Arap tarihçilerinden birinin günümüze kadar gelen ve metnin hemen tamamının doğruluğundan şüphe olmayan bir vesikasında, ilk Medine cemaat teşkilatının esası bildirilir. Tarihçinin ibaresi şöyledir: ‘Muhammed bir vesika yazarak Muhacirun ve Ensâr’a ilan etti; bunda Yahudiler’le bir anlaşma yapıyor ve onların kendi dinlerinde serbestçe ibadette bulunmak ve mallarına sahip olmak hakkını tasdik ediyor, onlara bazı mükellefiyetler yüklüyor ve bazı muafiyetler bahşediyordu.’ Vesika Avrupai manada bir anlaşma değil, daha çok tek taraflı bir beyannamedir. Sırf amelî ve idari amaçla hazırlanan bu vesika peygamberin ihtiyatlı ve itinalı tabiatını gösterir. Söz konusu vesika Mekkeli muhacirlerle Medineli kabileler ve bu ikisiyle Yahudiler arasındaki ilişkileri düzenliyordu.  Kurulan cemaat yani Ümmet, İslamiyet’ten önceki şehrin az sayıda önemli değişikliğe uğramış bir gelişmesiydi ve daha sonraki İslam mutlakıyetine doğru ilk adımı teşkil ediyordu. Kabile teşkilatı ve âdetleri teyit olunuyor, her kabile kendi dışındakilere karşı mükellefiyet ve imtiyazlarını koruyordu. Fakat, Ümmet içinde bütün bu haklardan vazgeçilerek, her anlaşmazlığın halli Hz. Muhammed’e bırakılıyordu. Yalnız Kureyş bundan istisna olunmuştu. Hiçbir kabile bir dış teşekkülle ayrı barış yapamadığı gibi, Ümmet7e karşı gelenler de kanundışı sayılıyordu.

Ümmet, İslam öncesi Arabistan’daki sosyal düzenin yerini almaktan çok, bunu tamamlamaktaydı. Ümmet düzeninin bütün esasları kabile hayatı bünyesine uygundu. Mülkiyet, evlenme ve aynı kabile üyesi arasındaki ilişkiler konusunda İslamiyet öncesi âdetleri korunmuştu. Peygamberin bu ilk teşkilat kuruşunda, hemen münhasıran vatandaşların kendi aralarındaki ve dışarıyla olan hukuki ve siyasi ilişkilerinin ele alındığını belirtmek ilgi çekicidir.

Bununla beraber, söz konusu teşkilatta önemli değişiklikler vardı ve bunların ilki, toplum bağı olarak kanun yerine dinin geçmesiydi. Daha İslam öncesi kabilede tanrı ve din milliyet belirtileri olup, dinini inkâr etmek ihanetin dış görünümü sayılıyordu. Uygulamada değişiklik, Ümmet içinde kan davalarının ortadan kalkması ve hakemlik kurumu sayesinde daha kuvvetli bir iç birliğin sağlanması demekti. Yeni hakimiyet telakkisi de aynı derecede önemliydi. Ümmet’in şeyhi, yani bizzat Hz. Muhammed, Müslümanlığı gerçekten kabul edenler için, kabile tarafından zoraki bahşolunmuş ve her zaman geri alınabilir bir şartlı hakimiyet icra etmiyor, mutlak bir dini hakka dayanıyordu. Hakimiyet kaynağı halk düşüncesinden Allah’a intikal etmiş, Allah da bunu Resulü sıfatıyla Hz. Muhammed’e tevcih buyurmuştu.

Böylece Ümmet’in ikili bir vasfı bulunuyordu. Bir taraftan Ümmet bir siyasi teşkilat, Hz. Muhammed’in şeyh ve Müslümanlarla diğer kimselerin üye olduğu bir çeşit yeni kabileydi. Aynı zamanda Ümmet esaslı bir dini anlam taşıyordu. O bir dini cemaat, bir teokrasiydi. Siyasi ve dini hedefler. Hz. Muhammed’in ve çağdaşlarının zihninde gerçekte birbirinden ayrı şeyler değildi. Bu ikilik, Hz. Muhammed’in Ümmeti’nden doğacak olan İslam toplumunun ayrılmaz bir özelliğidir. İlkel Arap toplumunda din siyasi bir kurum olarak görülüp örgütlenebilirdi; çünkü başka bir şekil mümkün değildi. Buna karşılık, siyasi hakimiyet kavramının yabancısı olan Araplar ancak dinin yardımıyla bir devlet kurabilirlerdi”.

(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.61)