Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

İslamiyet’in doğuşu ve Hazreti Muhammed

“Hz. Muhammed ve İslamiyet’in kökeni üzerine yazdığı bir denemede, Ernest Renan, gizlilik içinde dünyaya gelen diğer dinlerden farklı olarak, İslamiyet’in tarihin ışığında doğduğunu şöyle belirtir: ‘Kökleri yüzey seviyesindedir, kurucusunun hayatı bize 16.yüzyıl reformcularınki kadar malumdur’. Renan’ın bu değerlendirmesi, peygamberin geleneksel biyografisi olan sîret’in bol biyografya malzemesi içeriyor oluşuna dayanır. Geniş bir imparatorluğu yönetmek sorumluluğu Arapları peygamberin sağlığında ortaya çıkmamış olan türlü güçlüklerle karşılaştırınca, yalnız Allah kelamı Kuran’ın değil, peygamberin hayatı boyunca yaptığı davranış ve sözlerinin de yol göstericilik değerine sahip bulunduğu ilkesi kabul edildi. Bu davranış ve sözler hadisler halinde kaydolunup saklanmıştır; her hadis ‘Peygamberin şöyle buyurduğunu duyan…, …dan duyan, …dan duyandan duydum’ şeklinde bir râviler zinciriyle teyit olunur. Peygamberin vefatından birkaç nesil sonra, onun hayat ve düşüncesinin her cephesini kaplamak üzere, geniş bir hadisler kültürü meydana geldi.

Râviler itinalı bir şekilde sıralanmak suretiyle her birinde bir görgü tanığına kadar geriye giden hadisler, ilk bakışta insanı tatmin edebilecek derecede emin bir kaynak sayılır. Fakat, bu hususta bazı tartışmalar vardır. Hadislerin toplanıp kaydoluşu, ancak peygamberin vefatından iki veya üç nesil sonra gerçekleşmiştir. Bu müddet zarfında tahrif imkanı ve nedenleri pek çoğaldı. İlk önce, aradan zaman geçmiş olması ve insan belleğinin zaafı, yüz yılı aşkın bir süre ağızdan nakledile gelen tanıklığı şüpheli kılmak için yeterlidir.  Fakat, kasıtlı tahrip nedenleri de vardı. Peygamberin vefatını izleyen devir İslam cemaatinde hararetli bir gelişme çağıdır. Fethedilen kavimlerden İslamiyet’e bir sürü yeni sosyal, siyasi, hukuki ve dini sorun ve anlayışlar geçtiği gibi, bunlardan meydana gelen birçok fikir ve hal tarzı uydurma hadislerle peygambere atfedildi. İslam camiası içindeki fertler, aileler, zümreler ve mezhepler arasında şiddetli anlaşmazlıklar da bu devirde pek fazlaydı. Bunlardan her biri, kendi durumunu güçlendirmek amacıyla, peygamberin ağzından menfaatine uygun bir görüş ifade eden hadisler uydurmak yoluna saptı. Tek bir misal verelim: Peygamberin hayatta bulunduğu yıllarda Mekke ailelerinin nisbî mevkileri ve önemi, bu ailelerin soyu arasındaki rekabetler yüzünden, hadisler kaydolunduğu zaman tanınmayacak derecede tahrife uğramıştır.

Bizzat Müslümanlar, daha başlangıçta, hadislerin birçoğunun sahte olduğunu anladı ve sağlam hadisleri iyi veya kötü niyetle uydurulmuş olanlardan ayırt etmek için tam bir eleştiri ilmi geliştir. Geleneksel eleştirmenlik râviler zincirini incelemekle yetindi; bazı râvileri iddialarında tarafsız olmadıkları veya naklettikleri haberi alacak imkana hiçbir zaman sahip bulunmadıkları nedeniyle reddetti. Modern eleştirmenler bu yöntemin önemli kusurları olduğuna dikkat çekmiştir. İlk önce, bir râviler zinciri düzmek bir hadis uydurmak kadar kolaydır. Daha sonra, râvileri kanaatleri yüzünden reddetmek, yalnızca belirli bir fikrin mazhariyetini (elde etme, erişme, b.n.) ve diğerleri hakkında hüküm vermek için bunun bir kıstas olarak alındığını gösterir. Modern tarihçilik, daha çok bizzat hadislerin metnini tarih ve psikoloji tahlilinden geçirir. Caetani ve Lammens’in ince hatta bazen kılı kırk yarıcı eleştirisi, peygamberin biyografisini de içeren bütün hadis edebiyatını önlem ve ılımlılık ile kullanmak gerektiğini, doğru kabul edilmeden önce her bireysel hadisin değerinin ölçülmesinin şart olduğunu ortaya koymuştur.

Peygamberin hayatı hakkında tartışma götürmeyen tek kaynak, Allah kelamının doğrudan doğruya vahyi neticesinde, Hz. Muhammed tarafından Mekke ve Medine halkına bildirilen sözler külliyatı olan Kuran’dır. Kuran ve diğer kaynaklardan derlenen sınırlı bilgi sayesinde, Hz.Muhammed’in bir biyografisini çizmek mümkündür. Bu biyografya, hadislerin belirttiği ve bunlara dayanan ilk Avrupalı yazarların kaleme aldığı kadar ayrıntılı olmasa bile, yine de peygamberin hayatının asli manasını açıklamaya yeterli olur.

Hz.Muhammed’in ataları ve hayatının ilk yılları hakkında az şey bilinir. Bu husustaki İslam geleneği malzemesi, Batı ilmi geliştikçe birbiri ardından eleştiriye tabi tutularak, sürekli değerinden kaybetti. Peygamber 570 ile 580 arasında Mekke’de doğdu. Kureyş’in hakim zümreye mensup bulunmamakla beraber, tanınmış bir ailesi olan Beni Haşim ailesindendi. Öksüz kalan Hz. Muhammed, fakir bir çevrede muhtemelen büyük babası tarafından büyütüldü. Zengin bir tacirin dul eşi olan, kendisinden epeyce yaşlı Hz. Hatice ileevlenmek suretiyle servet ve mevki elde etti. Bu olaylar Kuran’ın şu ayetinde yankı bulur: ‘O seni öksüz bulup da barındırmadı mı, şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Hz. Muhammed’in ticaretle meşgul olduğu muhtemel ise de, kesin değildir. Mekke bir ticaret şehriydi; Kuran’da ticari kelime ve tabirlerin sık sık kullanılışı, peygamberin bir miktar ticaret deneyimine sahip olduğunu akla getirir. Onun çevre ülkelere ticaret seyahatleri yaptığından söz eden hadisler ihtiyatla karşılanmalıdır. Hz. Muhammed’in bu ülkeleri gördüğüne ilişkin, Kuran’da hemen hiçbir belirtiye rastlanmaz. Peygamberin ruhi hazırlanışı meselesi pek çok tartışmaya neden olmuştur. Musevilik ve Hıristiyanlık etkilerine maruz kaldığı bellidir. Tek Allah’ın varlığı ve vahiy fikirleri Tevrat’taki birçok unsurun Kuran’da varolması bunu doğrular. Fakat Hz. Muhammed Tevrat’ı okumamıştır. Müslüman geleneği onun okuma yazma bilmediğini kabul eder, bu doğru veya yanlış olabilir, ancak Kuran’da Tevrat hikayelerinin anlatılış tarzı Hz. Muhammed’in Tevrat bilgisini vasıtalı olarak, muhtemelen Mithra Dini ve sahte Hıristiyan yazarların etkisinde kalmış Yahudi ve Hıristiyan tacirleri ve gezginlerinden elde ettiğini akla getirir. Gelenek, kavimlerinin putperestliğiyle tatmin olmayan ve daha saf bir din şekli aramakla beraber Musevilik veya Hıristiyanlığı da kabule yanaşmayan Mekkeliler’den, Hanifler denilen bir halktan söz eder. Hz. Muhammed’in rahi hazırlanışı onlarla ilişkilerinde aranmalıdır.

İlk vahiy Hz. Muhammed’e kırk yaşlarında gelmiştir. Onun peygamberliği uzun bir gelişmenin neticesi, yahut da Kuran ve hadisin kabul ettiği gibi, ani bir değişme olabilir. Sonuncu ihtimal daha kuvvetli görünüyor. Mekkeliler onun ilk vaazlarını zararsız sayarak karşı koymadı. Muhtemeldir ki, bu aşamada Hz. Muhammed yeni bir din kurmayı düşünüyor, fakat yalnızca, daha önceleri diğer kavimlere kendi dillerinde vaki olduğu gibi, Araplara Arapça bir irşad (yol gösterme, b.n.) getirmek istiyordu. Kuran’ın Mekke’de vahyolan sureleri daha çok dinidir ve en çok Allah’ın birliği, putperestliğin kötülüğü ve kıyamet gününün yakınlığını ele alır. Hz. Muhammed başlangıçta pek az taraftar kazandı; bunlar da fakir tabakadandı. İlk müminler arasında karısı Hz. Hatice ve amcasının oğlu, sonraları dördüncü halife olan, Hz. Ali vardı. Hz. Muhammed daha sert davranmaya başlayarak Mekkeliler’in dinine açıkça hücum edince, ona ve taraftarlarına karşı idareci zümrenin muhalefeti sertleşti. Bir 19. yüzyıl bilim adamı, yeni doğan Müslüman cemaatiyle Mekke’nin hakim zümresi arasındaki mücadeleyi bir sınıf kavgası olarak göstermeye çalışmıştır. Ona göre, Hz. Muhammed bu sınıf kavgasında imtiyazsızları ve onların idareci burjuva oligarşisine karşı kinlerini temsil ediyordu. Bu görüş Hz. Muhammed’in dini irşadının bir cephesini diğerleri zararına abartılı bir şekilde büyütürse de peygamber başlangıçta fakir sınıflardan destek gördüğünden ve Mekkeliler’in muhalefeti aslında geniş oranda ekonomik nedene dayandığından, gerçeklik payı içerir. Söz konusu muhalefet iki düşünceden doğuyordu. İlki ve en önemlisi, eski dinin ve Mekke mukaddes mahallinin kaldırılması, hac ve iş merkezi olmak üzere itibariyle, şehri, yarar sağlayan mevkiinden mahrum bırakacağı korkusuydu. İkincisi, hakim ailelerden birine mensup bulunmayan bir kimsenin iddialarına karşı gelmek isteğiydi. Nedenleri her ne kadar ekonomikse de, muhalefet dini olmaktan çok siyasi bir tarzda ortaya çıktı ve sonunda Hz. Muhammed’i siyasi faaliyete sürükledi. Peygamberin Mekke’de ikametinin son devresinde Müslümanlar zulme maruz kaldı. Bu zulüm hadislerin belirttiği kadar şiddetli olmamakla beraber, yine de bir kısım Müslüman’ın Habeşistan’a kaçmasına neden olacak derecede önemliydi. Hz. Muhammed’in inancını kabullenmeye verilen ad olan İslamiyet zulme rağmen yeni sâliklerler kazanmaya devam etti. Bunların en geçerlileri arasından Ebu Bekr, süretli karar veriş kabiliyeti mücadele halindeki cemaate çok yarar sağlamış bulunan, küçük Benu Adi ailesinden Ömer ve Mekke’nin hakim ailelerinden biri olan Ümeyye Ailesi üyesi, idareci sınıf mensuplarından tek önemli mühtedi Osman vardı.

Mekkeliler’in muhalefeti karşısında önemli bir ilerleme yapmakta başarısızlığa uğraması, Hz. Muhammed’i başka yerde başarı aramaya yöneltti. Taif şehrinde neticesiz bir denemeden sonra, Medine ahalisinin kendi şehirlerinde yerleşmek davetini kabul etti.

Mekke’nin 500 km. kadar kuzeyinde bulunan Medine şehri, kuzeyden gelen Yahudi kabileleri, özellikle Benî Nadîr ve Benî Kureyza tarafından kurulmuştu. Şehrin nisbi zenginliği putperest Araplar’ın buraya sızmasına neden oldu. Önceleri Yahudiler’in müşterileri sıfatıyla gelen bu Araplar, daha sonra onlara hakim olmayı başardı. Medine, yahut İslamiyet’ten önce tanındığı gibi Yesrib, hiçbir istikrarlı hükümet şekline sahip değildi. Şehir birbirine rakip Evs ve Hazrec Arap kabilelerinin mücadeleleri yüzünden karışıklık içinde bulunuyor, Yahudiler bunlar arasında güçlükle denge sağlamaya çalışıyordu. Başlıca ziraat ve zanaatkarlıkla meşgul olan Yahudiler iktisat ve kültür bakımından Araplara üstündü ve bundan dolayı sevilmiyorlardı. Hz. Muhammed sayesinde birliğe kavuşur kavuşmaz, Arapların Yahudiler’e saldırdıklarını ve sonunda onları ortadan kaldırdıklarını göreceğiz.

Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçü –Arapça adıyla Hicret- bir dönüm noktasıydı ve daha sonraki nesiller tarafından, haklı olarak, Müslüman takvimine başlangıç tarihi kabul edildi. Kureyş göçe engel olmak için hiçbir ciddi girişimde bulunmadı ve Hz. Muhammed istediği gibi davranmakta serbest bırakıldı. Peygamber taraftarlarını yola çıkmaya davet etti ve kendisi Mekke’den sonuncu olarak ayrıldı; hiç şüphesiz, amacı kısmen de Medine’ye tek başına ve kanun dışı kalmış bir mazlum gibi değil, belirli hukuka sahip bir topluluğun reisi sıfatıyla gelmekti. Medineliler Hz. Muhammed’i Allah’ın elçisi olmaktan çok, kendilerine hakem olarak hizmet edecek ve aralarındaki iç anlaşmazlıkları halledebilecek fevkalade güce sahip bir adam diye davet etmişlerdi. İslamiyet onlara yeni bir din olmaktan çok, güvenlik ve koruma sağlayabilecek bir sistem olarak yararlıydı. Mekkeliler’in tersine, onların putperestlikle ilgili bir çıkarı yoktu; siyasi ve sosyal ihtiyaçlarını karşıladığı takdirde İslamiyet’in dini yönünü kendi rızalarıyla kabul edebilirlerdi.

Medineliler’in din değiştirmesi çok daha sonraları tamamlandı. Başlangıçtan itibaren, Medineliler arasında bu ‘yabancı’ hakemin çağrılıp çağrılmaması hususunda fikir ayrılıkları belirmişti. Hz. Muhammed’i destekleyenler hadislerde ‘Ensâr’ yani yardımcılar olarak tanınmış, ona muhalefet edenlere de ‘Munafiqun’ denilmiştir. Bu fikir ayrılığına dini vasıf addolunuşu, daha sonraki tarihçilerce yapılan geriye doğru bir aksettirmedir.

Hicretten önce uzun müzakereler cereyan etmişti; sonunda, göç M.S.622 yılında oldu. İslamiyet7in ilk kesin tarihi olan Hicret, Hz.Muhammed’in peygamberlik hayatında bir dönüm noktasına ve İslamiyet’te bir inkılaba işaret eder. Mekke’de Hz. Muhammed sadece bir vatandaş, Medine’de bir cemaatin baş idarecisiydi. Mekke’de mevcut düzene az veya çok pasif muhalefetle yetinmek zorundaydı, Medine’de hükümet sürdü. Mekke’de İslamiyet'i vaaz etti, Medine’de bu dini uygulamaya koyabildi. Değişme, zorunlu olarak, Hz.Muhammed7in ve bizzat İslamiyet'in vasfı, faaliyetleri ve akidelerinde tesirini gösterdi. Bundan sonra, kayıtlar ve efsaneden tarihe geçer”.

(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.57)