Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Ortaçağ Arap Edebiyatını kimler oluşturdu?

“Milletlerin karakterini tahlil etmek her ne kadar eğlenceli bir oyun gibi görünüyorsa da bir neticeye varmak oldukça zordur. Böyle bir girişim tahlil edilen konudan ziyade tahlil edenin fikri yapısını ortaya koyar. Milletin çok girift ve değişik bir yapısı olduğundan ciddi ve ilmi bir hükmün yerini tutacak geniş ve istatistik bir çalışmaya olanak vermez. Daha da güç olanı bizden zaman ve mekan bakımından uzak olan ve ancak yazılı kalıntılar vasıtasıyla bilinen medeniyetleri incelemektir. Ortaçağ Arap Edebiyatı bütünüyle yazma sanatını ve hamiliği elinde tutan küçük ve imtiyazlı idareci sınıf vasıtasıyla meydana gelmiştir. Geride kalan halk kitlesi çoğunlukla sessiz ve çok zayıf olan sesi de cılız bir şekilde çıkmakta idi. Bu hususu gözden uzak tutmamak şartıyla Araplar’ın değilse de en azından hakim olan Orta Çağ İslam medeniyetinin Arap sanat ve edebiyatında tasvir ettiği bazı tipik karakterleri ortaya çıkarabiliriz.

Dikkatimizi çeken ilk husus, çoğunlukla iddia edildiği gibi, Arap Kültürü’nün taklitçi değil kendine has bir karakterde olması ve asimile etme gücüne sahip bulunmasıdır. İslam fetihleri tarihte ilk kez Hindistan ve Çin sınırlarından Yunanistan, İtalya ve Fransa’ya kadar uzanan geniş toprakları birleştirdi. Başlangıçta bir müddet için askeri ve siyasi güçleriyle ve daha sonra da dil ve inançlarıyla Araplar, öteden beri çatıştıkları kültürleri bir cemiyet halinde birleştirdi. Bin yıllık ve değişime uğramış Akdeniz’in Grek, Roma ve İsrail gelenekleri, eski Yakındoğu ve kendine özgü düşüncesi ve hayat tarzı, Doğu’nun büyük medeniyetleriyle yararlı teması olan zengin İran Medeniyeti. Çeşitli halkların, inançların ve kültürlerin bir arada İslam cemiyeti içinde yaşamaya zorlanması, kökenleri ve yaratıcıları değişik de olsa, genel görünüşünde karakteristik İslam-Arap izlerini taşıyan yeni bir medeniyetin doğmasını sağladı.

İslam cemiyetinin bu çeşitliliğinden, özellikle Avrupalı araştırıcıların dikkatini çeken ikinci bir husus ortaya çıkmıştır: Diğerlerine nazaran daha hoşgörülü olması. Batılı çağdaşlarının aksine Orta Çağ Müslümanları, kendilerine tâbi olanlara inançlarını kabul ettirmek için kuvvete başvurmaya çok nadir ihtiyaç duymuşlardır. Fakat Batılılar gibi onlar da kendilerinden farklı inanca sahip olanların Cehennem’de yanacaklarına inanıyorlar; ancak onların aksine ilahi hükmü bu dünyada tahmine gerek görmüyorlardı. Genellikle değişik inançların var olduğu bir cemiyette hakim inanç olmakla memnundular. Diğer inanç sahiplerine bazı toplumsal ve hukuki sınırlamalar koyarak kendi üstünlüklerini hatırlatıyor ve bununla içinde bulundukları durumu unutmamalarını sağlamaya çalışıyorlardı. Buna karşılık onlara dini, iktisadi ve fikri hürriyet veriliyor ve onların kendi medeniyetlerine zikre değer katkıda bulunmalarına şans tanınıyordu.”

(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.202)