Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

İslam yalnızca iman ve kült üzerine kurul değildi

“Arabistan’da Arap asıllı peygamber tarafından ortaya konulan İslam sadece bir iman ve kült üzerine kurulmuş bir sistem değildi. Aynı zamanda bir devlet, cemiyet, kanun, düşünce ve sanat sistemi, dini faktörlerle birleştirilen ve hakim kılınan bir medeniyet idi. Hicret’in başlangıcından itibaren İslam yalnız yeni imanın değil, aynı zamanda Medine’nin ve peygamberin, daha sonra imparatorluğun ve halifenin (cemaatin) hükümranlığına girmeyi ifade ediyordu. İslam, başlangıçta Arap cemiyetinin, daha sonra da imparatorluğun kanunu oldu. İslam, kanun külliyatı olarak hukukçuların, Kuran ve Haz Muhammed’in hadislerinden oluşturdukları ‘şeriat’a sahipti. Şeriat yalnız bir kaideler külliyatı değil, aynı zamanda sosyal ve siyasi görünüşte bir hayat düzeni, insanları ve toplumu ileri götüren bir idealdi. İslam, kanunun yalnız vahiyler vasıtasıyla Allah’tan nazil olabileceğinden yasama yetkisini kabul etmiyordu, fakat örf ve âdet, medeni hukuk, hükümdarın yarı resmi bir tarzda ve tasvibi ile sınırlı olarak devam ediyordu.  Şeriat yalnız bir iman ve kült olarak değil, kamu, şahsi, ceza ve medeni hakları da içine alan hayatın bütün yönlerini düzenliyordu. Onun ideal karakteri bünyevi yapısında açıkça görülmektedir.Şeriate göre cemaatin şefi, bütün askeri, sivil ve dini otoriteyi elinde tutan ve peygamberin maddi ve manevi mirasını devam ettirebilmek için Allah tarafından seçilmiş halife idi. Halife manevi güce sahip değildi, o ne mevcut nizamı değiştirebilir, ne de yeni bir nizam koyabilirdi. Halife ruhani sınıfın ve ulemanın desteğinden yararlanamıyordu. Uygulamada halife dokuzuncu yüzyıldan itibaren İslam Devleti’nin gerçek hakimi olan askeri şeflerin ve siyasi maceracıların elinde bir kukla oldu. On birinci yüzyılda sultan, halifenin yanında bağımsız bir şekilde yer aldı. Sultanın kudreti hukukçular tarafından istemeye istemeye tanındı. Biz aynı tezatı kanunun uygulanmasında da görüyoruz. Şeriatı uygulayan kadıların yanında her halükarda kadıların etkisi altında kalmadan davalara bakan laik mahkemeler kendi yetkilerini kullanarak haksızlıkları önlemeye çalışıyorlardı.

Başlangıçtan itibaren Araplar’ın medeniyet alemine iki hediyesi olan Arapça ve İslamiyet tabii olarak dış etkilere maruz kalmıştır. İslam öncesi Arap şiirinde ve hatta Kuran’da bile yabancı kelimelere rastlanır; bunlar fetihler sırasında daha da artmıştır. İdari tabirler Farsça ve Rumca’dan, dini tabirler İbranice ve Süryanice’den alınmıştır; Grekçe’den geçen ilmi ve felsefi tabirler, bölgenin çok eski medeniyetlerinin doğmakta olan yenisi üzerindeki büyük etkisini açıkça ortaya koymaktadır. Klasik devrin İslam cemiyeti, Hıristiyan, Yahudi ve Zerdüştilik’ten kaynaklanan kehanet fikirleri, din, eskatoloji ve mistisizm, Sasani ve Bizans idari tatbikatları gibi farklı elemanları içine alan kompleks bir manzara arz ediyordu. En önemli etki muhtemelen Helenizm’in, özellikle ilim, felsefe, sanat, mimari ve belirli bir noktaya kadar edebiyat üzerine oldu. Bu Helenistik etki o kadar derin oldu ki, Helenistik mirasın, Hıristiyan Grek ve Latin alemi yanında İslam, üçüncü varisi olarak kabul edildi. Fakat İslam Helenizmi, Arami ve Hıristiyan etkisiyle yarı doğululaşmış, Batı’da olduğu gibi klasik Atina’nın bir keşfinden ziyade geç antik çağın değişmemiş devamı olan sonraki Yakın Doğu Helenizmi idi.

Kökenlerinin farklı olmasına rağmen İslam medeniyeti daha önceki medeniyetlerin mekanik olarak sadece basit bir sentezi değil, fakat daha çok bu elemanların her alanda görülebilir bir biçimde İslami ve Arap potasında eritilerek yeni bir yaratma sonucunda ortaya çıkan özgün bir medeniyettir.”

(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.194)