Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Endülüs’te Emevi egemenliği

“Endülüs Emevi hakimiyetinin birinci yüzyılı bir karışıklık devri oldu. Bu devrede Kurtuba emirleri memleket içinde barışı sağlamak ve halkın çeşitli unsurları arasında gerek gizli ve gerekse açıkça meydana gelen çeşitli isyanlara karşı çıkmak için uğraştı. Çoğunlukla şehirlerde yaşayan Araplar cund askeri aristokrasisinin büyük vasalleriydi. Güneydoğuda kendilerini çok kuvvetli hissettiler ve bir müddet için hükümetin otoritesine karşı ciddi bir tehlike meydana getirdiler. Dokuzuncu yüzyılda dış göçün durmasıyla Araplar ile Müslümanlığı kabul etmiş olan İspanyollar arasındaki kaynaşma sonucunda Emevi devrinin sonlarına doğru büyük Arap ailelerinin nüfuzu zayıfladı ve idari işlerde oynadıkları önemli rollen sona erdi.  Berberiler çok daha tehlikeliydiler, çünkü on birinci yüzyıla kadar süren ardı arkası kesilmeyen göçler nedeniyle onların sayıları oldukça azalmıştı. Bunlar şehirlerde süratle asimile olan bir azınlık haline gelmişlerdi. Bunların çoğunluğu Faslı dağlılar idi, dağlılar alışmış oldukları çiftçi hayatını sürdürmek ve hayvan yetiştirmek için kendilerine elverişli olan ve kendilerine stratejik üstünlük sağlayan gelişmiş bölgelerde yerleşmek istiyordu. Nihayet bizzat İspanyollar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve din değiştirenler vardı. Müslüman olmayan ve himaye gören grupların sayıları çoktu ve İspanya’da Müslümanlar’ın bulundukları yerlere göre iyi organize edilmişlerdi. Hükümet onların dini inançlarına karşı hoşgörülü davranıyordu; şayet karşı koymalar oluyor ise de bu siyasi düzen telakkilerinden ileri geliyordu. İslam’ı kabul, zorlamadan çok inandırma yoluyla çok çabuk ve geniş oldu. Arapça konuşan Müslüman İsyanyollar, hür olanlar, azatlılar ve köleler kısa zaman içinde halk arasında büyük bir çoğunluğu meydana getirdi. Eski dinlerine bağlı kalanlar bile Arapça’yı kullanıyordu. Dokuzuncu yüzyılın ortalarında Kurtubalı bir Hıristiyan olan Alvaro üzüntüyle şu hususları belirtmektedir: ‘Dindaşlarımın çoğu Araplar’ın yazılarını, şiirlerini okuyor, Müslüman din adamlarının ve filozoflarının eserlerini araştırıyor, bunları, onların iddialarını çürütmek için değil, kendi düşüncelerini zarif ve kusursuz bir şekilde ifade etmek için yapıyorlar. Günümüzde mukaddes kitapları Latince okuyan birisini nereden bulacağız? İncil’i, peygamberleri ve havarileri kim araştıracak? Genç Hıristiyanlar kendi bilgileri için yalnız Arap Dili ve edebiyatına ilgi duyuyor, büyük bir şevkle Arapça eserleri okuyor ve araştırıyorlar. Büyük masraflarla muhteşem kütüphaneler kuruyorlar ve bu edebiyatın takdire layık olduğunu ilan ediyorlar. İçimizde binlerce kişi arasında bir dostun orta halli bir Latince ile mektup yazabilecek kabiliyette birisi güçlükle bulunur. Buna karşılık düşüncelerini Arapça ifade etmesini ve bu dille Araplar’dan daha iyi şiir yazmasını bilen sayısız kimse bulunur.’

Aynı devirde Sevilla Başpiskoposu, İncil’in Arapça’ya çevrilmesinin ve şerhinin yapılmasının gerekli olduğunu açıklamıştır. Bu işi misyonerlik gayesiyle değil, kendi toplumu için yararlı görüyordu. Birçok Hıristiyan, devletin hizmetinde çalışıyor ve Emevi emirleri bu piskoposları önemli diplomatik vazifelerle çeşitli yerlere gönderiyorlardı. Musta’rib (Araplaşma) kelimesinden gelen Mozarabe terimi Arapça konuşan Hıristiyanları ve Yahudileri belirtmek için kullanılıyordu. İspanyollar’dan Müslümanlığı kabul edenlere İspanya tarihinde mürted Arapça’da ise müvelled (evlad edinilmiş) denmektedir.”

(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.177)