Yücel
Göktürk’ün “Chiapas Diye Bir Yer” filminin yönetmeni Nettie Wild ile yaptığı ve
Roll Dergisinin Şubat 2000 karihli 39.sayısında yayımlanan söyleşiden
alıntılanmış bir parçadır.
.........
Nettie Wild:
Cep, Marcos'un gözde metaforlarından. En güzel konuşmalarından birinde -aklımda
kaldığı kadarıyla- şöyle diyordu: “Cebimde bir kurşun var. O, kardeşlerimden
birinin hayatına son veren kurşun. Hepimizin öldürülmüş bir kardeşi yok mu?
Benim kardeşim başına sıkılan bir kurşun ile öldürüldü. Peki, o kurşunu ve o
silahı ona kim verdi? Daha güçlü biri. Peki ona kim verdi? Daha güçlü biri.
Kardeşimi öldüren o kurşunu cebimde taşıyorum. Zapatistalar’ın ceplerinin büyük
olması ceplerinde kurşun taşıdıkları için değil. Kardeşlerini taşıdıkları için.”
Bu
Marcos'un zirvelerinden biri. Bazen, çalakalem yazıyor ve bir editöre ihtiyacı
olduğunu düşündürüyor. Ama müthiş bir hatip, edebiyatı çok kuvvetli. Kohn
Berger'a da şapka. Çok iyi ir öykü anlatıcısı. Marcos da öyle. Chiapas'a
gitmemin sebeplerinden biri de bu sanırım.
Marcos'un
edebi kişiliği mi?
Sebeplerinden biri, ama önemli biri. Sadece başkaldırı, bir iç savaş
filmi yapmak isteseydim, başka bir yere gidebilirdim, şu anda dünyanın bir çok
yerinde insanlar kendi kaderlerini tayin etmek, kendi hayatları üzerinde söz
sahibi olmak için mücadele ediyor, belki 200, belki 300 "cep" var, Marcos'un
yazısında sözünü ettiği "direniş cepleri" anlamında. Chiapas'a gitmemin
sebepleri şunlar: Birincisi, orada otantik, özgün bir yerli hareketinin olması.
Bir öykü, bir efsane değil, bir hakikat var orada. Gerçek bir mücadele. Meksika
Kızılderililerinin ölüm-kalım savaşı... İkincisi, bu yerli hareketiyle, Meksika
dağlarındaki bu mücale ile, kentlerdeki muhalefet odaklarının organik bağları
söz konusu. Meksika'nın, hatta Latin Amerika'nın aydınları örnek bir sorumluluk
sergileyerek bu başkaldırı ile dayanışma içindeler. Ve dertleri sadece yalnızca
Güneydoğu Meksika'daki yerlilerin durumu değil, bütün Meksika halkı.
Chiapas'taki gerillalar -Zapatistalar kendilerine gerilla denilmesinden hiç
hoşlanmıyorlar- kentlerdeki muhalif hareket arasında olağanüstü bir dayanışma,
birlik söz konusu. Üçüncü sebepse Chiapas'taki yerli hareketiyle kentlerdeki
toplumsal muhalefeti buluşturan "alt kumandan". Marcos, bir yandan, askeri bir
lider, öte yandan, müthiş bir öykü anlatıcısı. Beni büyülüyor, çünkü bir kültürü
bir başka bir kültüre tercüme etmekte o kadar mahir, o kadar usta ki...
Yerlilerin meramını bütün dünyaya anlatıyor, bambaşka toplumlar için, bambaşka
kültürler için o kadar iyi anlaşılır kılıyor ki... Ve bunu popüler kültürü öyle
özgün bir şekilde kullanarak yapıyor ki..
Bunların
üçü de politik sebepler sonuçta... Peki siz, hali vakti yerinde bir Kanadalı
olarak, başka konularda da film yapabilirdiniz. Meksika'daki yerliler ya da
dünyanın başka bir yerindeki politik sorunlar niye sizi ilgilendiriyor?
Bugün benim ülkemdeki bir numaralı sorun, Mohawk Kızılderilileriyle Kanada
Devleti arasındaki toprak mücadelesi. Aslında, bu bir tarih tartışması, tarih
üzerinde bir mücadele. Beyazlarla yerliler arasında bir hukuk savaşı sürüyor.
Bu, benim öznel yorumum değil, Kanada mahkemelerine, seçimlere, ticarete
damgasını vuran bir şey. Büyük şirketlerin ödü kopuyor, zira eğer Kızılderililer
mahkemelerde kazanırlarsa ve topraklarının mülkiyetini elde ederlerse, büyük
şirketler, o topraklardaki petrol yataklarını, madenleri bugüne kadar yaptıkları
gibi işletemeyecekler, suyu kullanamayacaklar, ormanları kesip biçemeyecekler.
Dolayısıyla bu, benim ülkemde çok önemli bir sorun, hatta bir ölüm-kalım
meselesi. Ve bütün mesele, bir tarih tartışmasında düğümleniyor. Tarih
konusunda, genel geçer yargı -paradigma da denebilir- şu; Son muharebeyi kim
kazanmışsa, ülkenin sahibi odur; kim galip gelmişse tarih kitaplarını o yazar.
Kural budur. Ve şimdi Kanada'nın yerlileri, beyazlar gelmeden önce o topraklarda
yaşayan insanlar, bu tarih anlayışına başkaldırıyor. Kanada'daki resmi görüşe
-aynı zamanda bir mitoloji bu- bakılırsa, beyazlar gelmeden önce Kanada
bomboştu, kimsecikler yoktu. Büyükbabalarımız gelmiş, bu boş toprağa
yerleşmişler.
Bunun
böyle olmadığı, Amerika kıtasının Kızılderililerinin yurdu olduğu tarihi bir
gerçek...
Evet ama, Kanada mahkemeleri bu gerçeği kabul etmiyor, çünkü Kızılderililerin
büyükbabalarımızdan önce orada yaşadığına dair yazılı bir belge yok. Ortada
yazılı bir belge olmayınca da, sözünü ettiğimiz tarihi gerçek hukuken
kanıtlanamıyor. Haritada görünmüyorsanız veya uluslararası bir anlaşmada adınız
geçmiyorsa, tarihte de geçmiyorsunuz.
Yazılı bir belge
olmasa da, Kızılderililerin büyükbabalarınızdan önce orada yaşadıklarına dair
bir sürü kanıt var...
Kızılderililer de öyle diyor. "Bizim tarihimiz yazılı bir tarih değil,
dolayısıyla yazılı bir belgemiz yok, ama sözlü bir tarihimiz var, şarkılarımız,
öykülerimiz, totemlerimiz var" diyorlar ama, beyaz mahkeme sözlü tarihi, tarih
olarak kabul etmiyor, "yazılı bir şey yoksa, o tarih de yoktur" demeye
getiriyor. Bu da tabii o insanların tarihi haklarının yok sayılması anlamına
geliyor.
Kızılderililer isyan
etmiyor mu buna? Aslında, birazcık aklı, vicdanı olan her Kanada yurttaşının
isyan etmesi lazım değil mi buna?
Bundan önceki filmim "Blockade", Gitk'sam yerlileri hakkındaydı.
Gitk'samlar Kanada hükümetinden 22 bin metrekare toprak talep ediyorlar. Bu,
hatırı sayılır büyüklükte bir toprak parçası. Ve dolayısıyla, çok hayati bir
siyasi mücadele söz konusu. ancak, bunu benim için önemli yapan, üzerine bir
film yapmama neden olan şey şu: Gitk'samların açtıkları dava, bir tazminat
davası değil, yani, "200 yıl canımıza okudunuz, şimdi bize birazcık toprak ve
bir çuval para verin" demediler. Şunu dediler: "Kanada mahkemelerinin bizim
tarihimizi, yazılı olmayan tarihimizi, geçerli, meşru bir tarih olarak kabul
etmesini istiyoruz. "Çünkü biliyorlar ki, eğer Kanada Hükümeti Kızılderililerin
tarihini tanırsa, bu "game over" demektir. Kanada'nın her şeyi yeni baştan
gözden geçirmesini, bütün kuralları, kanunları yeniden düzenlemesini gerektirir.
Peki mahkemenin
kararı ne oldu?
Bu hukuki mücadele sürecinde bir sürü dava düştü, reddedildi, temyiz
edildi ve sonuçta karar aleyhlerine çıktı. Özetle, o toprakların Gitk'samların
yurdu olduğu reddedildi, Gitk'samlar tarih boyunca varolmamış sayıldı. Bunun
üzerine onlarda eylemlere başladı. otoyollarda, tren yollarında barikatlar
kurdular. Bir yandan da hükümetle müzakerelere başladılar. Üç cephede mücadele
ediyorlardı. Onlar sayesinde, devrimci mücadelenin üç cephede birden
sürdürülmesi gerektiğini gördüm, öğrendim. Üç cephede birden olmak gerekiyor:
Mahkemelerde, sokakta ve siyasi platformda. Bir buçuk sene önce, bir demiryolunu
dört-beş gün kestiler. O demiryolu, Gitk'sam'ların topraklarından geçip kıyıya
ulaşıyor. Gitk'samlar o demiryoluna barikat kurunca uğday limana ulaşamaz oldu
ve herkes zarar etmeye başladı, çiftçiler, liman fabrikaları... Günde bir ile üç
milyon dolar arasında zarar söz konusuydu. Haliyle hükümet üzerinde ağır bir
baskı oluştu. Ve bütün bunların sonucunda, yüksek mahkeme oy birliği ile
Kızılderili tarihinin geçerli, meşru bir tarih olduğuna karar verdi. Bu karar,
ülkeyi tam anlamıyla alabora etti. Mahkemede 97 avukat vardı, bunların beşi
Kızılderililerin, beşi yerel yönetimin, beşi de federal hükümetin avukatıydı.
Geri kalan 82 avukat büyük şirketlerin temsilcisiydi. Büyük sanayi saçını başını
yoluyordu, çünkü bu onlar için felaketin ta kendisiydi. "Tarih" çok güncel bir
mesele. Chiapas'taki mesele e bu, Brezilya'daki de. Çünkü bizler, yani beyazlar,
bu ülkeye sömürgeci güçler olarak geldik. Chiapas bir tesadüf değil ve sadece
Meksika'da değil, bir çok Cihiapas var. Kanada'nın en kuzeyinden Latin
Amerika'nın en güneydeki ucuna kadar her yerde. Yalnız Amerkia'da da değil
tabii, Afrika'da da... İşte bu noktada gerçek politikayla karşı karşıyasınız. "Blockade"i
henüz bitirmiştik ki, Meksika-ABD-Kanada arasındaki serbest ticaret
anlaşmasının, NAFTA'nın yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Ocak 1994'te, güneydoğu
Meksika'da silahlı bir yerli hareketi patlak verdi. Ve yüzü maskeli, eli silahlı
bir adam çıktı karşımıza. "Serbest ticaret anlaşması, Meksika yerlileri için
ölüm demektir" diyordu. Ama, Amerikalıların, Kanadalıların, hatta Meksika
hükümetinin umurunda bile değildi, çünkü onlar kendileriyle, işleriyle,
kazançlarıyla o kadar meşgullerdi ki, Chiapas'taki insanların onlar için hiç bir
kıymeti harbiyesi yok.
Deminki tarih
meselesine dönersek... Siz niye resmi tarihi benimsemediniz de, Kızılderililerle
saf tuttunuz? Sonuçta siz de bir beyazsınız...
İlginç bir alem var... annem aşırı sağcıdır, üzerinde anlaştığımız tek
bir konu yoktur, çok güçlü, inançlı, dediğim dedik bir şahsiyettir. Babam ise
bir gazeteciydi; zarif, yumuşak başlı bir insandı. Öykü anlatmaya bayılırdı.
Politikayla da çok ilgiliydi, her şeyi politika ile ilişkilendirirdi. Masa
örtüsünün bile politikasını yapardı. İngiltere2de büyümüştü, gazeteci olarak
Hindistan'ın bağımsızlık savaşını izlemiş, Mahatma Gandhi'yle tanışmış, hatta
ahbap olmuştu. Bunu devrimci bir insan olduğu için yapmıştı. Bunun müthiş bir
öykü olduğunu farketmişti. Gandhi'yle çok tuhaf bir ilişkileri, dostlukları
oldu, sanırım Gandhi babamı çok eğlenceli bulmuş hatta sevmişti; babamın
Hindistan'da olup biteni pek kavramadığını anlamıştı herhalde... İlişkileri 20
yıl sürdü. Babamdan bana miras kalan şey, iyi koku alan bir burun galiba, iyi
bir öykünün kokusunu alan bir burun... Annemin kararlılığı ve babamın öykülere
düşkünlüğü... Bu ikisi benim kişiliğimi bir hayli etkiledi sanırım.