Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Amerika Yerlilerinin Tarihine Kısa Bir Bakış

Binlerce yıldır devam edip gelen tarihimiz hakkında konuşmazsak, istikbalimiz hakkında da konuşamayız. Biz, bir vakitler çok daha iyi durumdaydık.

Ben Nighthorse Campbell

1930’lardan yapılan arkeolojik kazılarda, ABD’nin New Mexico eyaletinde bulunan büyük taş mızrak uçları, bilim adamlarına Amerika kıtasına ilk yerleşenlerin kimliği hakkında ilk ipucunu vermişti. Bunlar mamut cinsi büyük hayvanları avlayarak geçinen Doğu Asyalı avcılardı, bu topraklara 12 bin sene önce ayak basmışlardı.

Son Buz Çağı boyunca, okyanus suları buz dağları haline geldiğinden denizlerin seviyesi düşmüştü. Asya ve Amerika kıtaları arasındaki Bering Boğazı 1600 kilometre genişliğinde bir kara yolu köprüsü idi. Doğu Asya’dan av hayvanı sürülerinin peşi sıra, tahminen 15.000 yıl önce yola çıkan insanlar bu köprüden geçerek Amerika’ya ulaştı. Yalnız, Buz Çağı’nda Alaska buz dağlarıyla çevriliydi, bu sebeple gelenlerin yollarına devam edemedikleri, binlerce yılı orada geçirdikleri kabul edilmiştir. Ne zaman ki Buz Çağı sona ermiş, yeryüzü ısınmaya, buzullar erimeye başlamış; o zaman, Alaska’da yaşayan halk, kaldıkları yerden ve binlerce yıllık bir aradan sonra yola devam edip buz dağları arasında açılan koridordan geçerek Amerika’ya ayak basmışlardır. Bu geçişin tarihi yaklaşık olarak 12 bin yıl öncedir.

Son araştırmalar bu bilgiyi yalanlamıyor, fakat Amerika7ya ilk gelenlerin çok daha önce bu kıtaya ayak bastıklarını gösterir ip uçları da bulunmakta. Bu yeni iddianın sahiplerine göre, mamut cinsi büyük hayvanları avlamak üzere kopup gelenlerden çok önce yine Asya’dan insanlar kayıklarla geldi. 1998 yılında, Amerika’nın ve Kanada’nın Büyük Okyanus kıyılarında, deniz altında araştırmalar yapan arkeologlar, aylar süren çalışmalar sonunda siyah mermerden küçük bir bıçak bulunca ilk ip ucunu yakaladıklarını kabul ettiler. Bu alet, kesinlikle insan yapısıydı, kesici görevini görmek üzere yapılmıştı ve 12 bin yıldan çok daha öncesine aitti. Bu ilk bulguyu diğerleri takip etti ve Bering Köprüsü’ndeki koridor açılmadan binlerce yıl önce Amerika kıtasına deniz yoluyla gelenler olduğuna inanan bilim insanlarının sayısı arttı.

Bir kısım araştırmacılar ise Asya’dan ilk olarak avcıların yerine, yine Bering Köprüsü yoluyla ve yürüyerek, ama bu yol buzullarla kaplanmadan, yani Buzul Çağı’ndan önce, takriben 32 bin yıl önce bazı insanların gelmiş olabileceklerini ileri sürüyor.

Asya’dan ilk gelişlerin zamanı ve şekli konusunda henüz görüş birliğine varılamadı. 12 bin yıl önce, Bering Köprüsü’ndeki koridor teorisi halen en yaygın olanıdır.

Amerika yerlilerinin tarihini aydınlatmak için toprak altını kazmak tek yol değil. Bugünkü Kızılderililerin kan yapıları da bazı ip uçları vermektedir. Mesela, anneden çocuğa geçen mitokondrial DNA denilen genetik bir madde vardır; bu madde moleküler saat taşımaktadır. Bilim adamları, moleküler saat vasıtasıyla, bir millet birçok küçük gruba ayrıldığında oluşan birbirinden farklı mutasyonları kullanarak, gruptaki ilk ayrılmanın ne zaman olduğunu saptayabilmektedir.

Amerika Yerlileri arasındaki mutasyonların incelenmesi sonucunda molekül bilgileri 15 bin ile 30 bin yıl önce Asya’dan göçenlerinkiyle ilişkili bulunmuştur. Araştırmalar, Amerika yerlileri arasında en yaygın üç mutasyon cinsi bulunduğunu ortaya koymuştur ve aynı mutasyonlar dünyada yalnızca Sibirya’da ve Moğolistan’da saptanmıştır. Yine şaşırtıcı bir durum, Amerika Yerlileri’nin yüzde üçünde görülen genetik bir özelliğe sadece Avrupa’da birkaç yerde rastlanmıştır.

Bu bulgu, Âsyalılar, Bering yoluyla Amerika’ya geçtikleri gibi batıya, Avrupa’ya doğru da göç ettiler” manasına gelebileceği gibi, “Buz Çağı Avrupalıları –Vikingler henüz dünya sahnesinde yoktur- Atlas Okyanusu’nun kuzeyinden, Kuzey Kutbu’nun buzulları üzerinden Amerika’ya geçmişlerdi” ihtimalini de akla getirmektedir.

İster 12 bin yıl önce, ister 30 bin yıl önce, ister yürüyerek, ister kayıklarla, ister avcı, ister balıkçı olsun –belki de bu teorilerin hepsi doğrudur-, Asyalılar Amerika’ya geçti ve bütün kuzeye dağıldı. Güney Amerika’nın uç noktalarına ulaşmanın bin yıl aldığı sanılmaktadır.

Bu arada gezegenimiz ısınmaya başladı. Buz Çağı’nın sonu gelmişti. Buz dağlarında binlerce yıldır bekleyen sular peş peşe hürriyetlerine kavuşuyordu. Deniz düzeyi yükseldi. Karayolu köprüsü olan Bering, bin ya da iki bin yıl sürdüğü tahmin edilen ısınma, erime devresi sonucunda sular altında kaldı. Eski ve Yeni Dünya arasına artık deniz girmişti.

Yeni Dünya genişti. Birbirinden çok farklı coğrafi özellikleri sinesinde taşıyordu. Gelen gruplar yerleştikleri bölgelere göre, zaman içinde birbirinden çok farklı kültürler meydana getirdi. Kimi yerleşik hayata geçti, toprağı ekip biçti; kimi avcılığa devam etti. Kimi kıyıları mesken tutup deniz insanı oldu; kimi dağları sahiplendi. Kimi çadırlarda yaşadı; kimi muazzam şehirler kurup taştan büyük mabetler dikti. 175 farklı dil ortaya çıktı.

Yıllar yılları, asırlar asırları izledi. Dünyada çok şeyler olup bitiyordu. O zamanlar “dünya” denilen, eski dünya idi. Önce Akdeniz medeniyetleri vardı. Sonra Asya, sonra Avrupa... 15. yüzyılın sonuna gelindiğinde bir tesadüf, eski dünyanın insanlarına yeni dünyayı buldurdu. İtalyan gemici Christopher Colombus üç gemisi ile Orta Amerika kıyılarındaki adalardan birine ayak bastı. Ayak bastığı yerin Asya’nın bir ucu olduğunu sanıyordu. Gerçek, bir başka İtalyan gemici Amerigo Vespucci tarafından anlaşıldı.

Böylece bu iki İtalyan, asırlarca yeni dünyanın kaşifi ve isim babası olarak selamlandı. Ama şimdi Colombus için “Yeni dünyayı keşfedenlerin sonuncusu” denmektedir.

Onun keşfi Amerika Yerlileri’nin bahtiyar devirlerinin de sonu oldu. O yerliler bu topraklara yiyecek, giyecek, barınak gibi insani ihtiyaçları karşılayabilmek için gelmişti ve burayı vatan tutmuştu. Halbuki Avrupalı altın bulmak, zengin olmak, şöhret kazanmak istiyordu. Bu hırsla yeni kıtaya el koyup sahiplenmek için hızla harekete geçtiler.  Yerliler de vatanlarını korumak ve ayağa kalktı. İki tarafın  menfaatleri çarpışmaya başlamıştı.

Avrupalılar’la anlaşmalar yapıp dostluk kuran kabileler olduysa da, ilişkiler çoğunlukla kanlı cereyan etti. Avrupalı’nın silahları gelişmişti. Yerliler daha atı bile tanımıyordu. Atı ilk defa Colombus’un adamlarında gördüler ve at ile binicisini tek bir mahluk sandılar.

Yeni Dünya yıpranmamış toprakları, el değmemiş toprak altı zenginlikleri, gürül gürül ırmakları, zengin orman örtüsü ile Avrupa devletlerinin oyun sahası olmuştu. Her devlet birkaç gemi dolusu adam gönderip bir bölgeye el koyuyordu. Britanya İmparatorluğu’nun gücü ağır bastı. Derken yeni kıtada yeni bir devlet şekillenme yoluna girdi. Yeni kıta, eski dünyanın boyunduruğunda yaşamak istemediğini ilan etti. Bu değişiklikler arasında değişmeyen tek şey yerliler ile olan ilişkilerdi. Kanlı çarpışmalar, katliamlar, sürgünler birbirini izledi. Yerliler yavaş yavaş tükendi.

ABD Hükümeti’nin, haklarında soykırım emrini verdiği tek etnik grup onlardı. Hürriyet üzerine bina edilmiş bir devletin hürriyet hakkı tanımadığı yegane halk da yine onlardı.

1890 yılındaki Wounded Knee (Yaralı Diz) Katliamı yeni Amerikalılarla eski Amerikalılar arasındaki savaşların sonuncusu oldu; o tarihten sonra yerliler bir daha Avrupalılar’a karşı koyamadı. 1890 yılının kışıydı. Siyu Kabilesi, başlarında reisleri Büyük Ayak ile yola çıkmış, beyazlarla barış tesis etmek üzere diğer kabilelerle buluşmaya gidiyordu. Güney Dakota eyaletindeki Wounded Knee mevkiine geldikleri sırada, bölgenin askeri komutanı orada kamp kurmaları için emir verdi. 350 kişilik kafile emre itaat etti. Komutan ve 500 askeri ertesi sabah, 29 Aralık 1890 sabahı kamp halkı uykudayken saldırdı ve yarıdan fazlasını öldürdü. O sabahın görgü tanıklarından Kara Geyik der ki: “Kaybımızın ne kadar büyük olduğunu o zaman anlamamıştım. Bu ihtiyar gözlerimle geriye baktığımda, hâlâ, dere boyunca öbek öbek yığılmış boğazlanmış kadın ve çocuk vücutlarını o sabahmış gibi görüyorum. Bir şey daha görüyorum, o kanlı çamurların içinde ölen ve kar fırtınası ile gömülen bir şey daha görüyorum; Bir milletin hayalleri öldü orada. O ne güzel hayaldi!” Milletin halkası orada kırıldı, parçaları etrafa saçıldı. Artık o daire yok, kutsal ağaç yıkıldı”.

Bu katliamdan sonra kabileler devlet tarafından kendilerine gösterilen kamp arazilerine –rezervasyonlara- yerleştirildi.

İlk sayım da o sene yapıldı, ülkede 248 bin Kızılderili yaşıyordu. Son yapılan sayımlara göre nüfusları 2,4 milyondur. Bu sayının 1,3 milyonu rezervasyonlarda yaşamaktadır. 1050 yılında 4,6 milyona ulaşacakları sanılmaktadır. Amerika’da en fazla nüfus artışı gösteren ve en genç nüfusa sahip olan etnik grup onlardır. Yüzde 40’ı 20 yaşın altındadır. Fakat rezervasyonlarda yaşayan 16 yaşındaki her iki kızdan ve her üç erkekten birinin intihara teşebbüs ettiği de bir başka nüfus bilgisidir.

Bugün, Alaska dahil olmak üzere, 557 kabile saptanmıştır. 314 rezervasyon vardır. En fazla Kızılderili nüfusu dört eyalette toplanmıştır: Oklahoma, Kaliforniya, Arizona, New Meksiko.

Literatürde onlara son zamanlarda “Amerika Yerlileri” denmekle birlikte  o yanlış isimlendirme hâlâ geçerlisidir: indians; Hintliler”. Dilimize Kızılderililer olarak çevirdiğimiz Red Men pek yaygın değildir. Kendileri için kabile adlarını tercih etmektedirler. Mesela “Cherokee’yim” (Çerokeyim, b.n.), yahut “Apachee’yim” (Apaçiyim, b.n.)derler.

Kızılderililer ABD vatandaşıdır, oy kullanma hakları vardır; vergi verirler, askere gidebilirler, her türlü devlet görevini yapabilirler, fakat eğitim düzeyleri düşüktür ve ABD’deki en düşük gelir grubunu oluştururlar, yüzde 32’si fakirlik sınırının altında yaşamaktadır. Ülkedeki en hastalıklı etnik grup oldukları gibi en düşük ortalama ömür de onlardadır. Fakat önümüzdeki yüzyılda, kabilelerin, cümle (tüm, b.n.) düşüklüklerin merkezi olmaktan çıkacağına dair inançlarını kaybetmemişlerdir. “Meselelerimizin üstesinden geleceğiz” demektedirler.

Amerikan Senatosu’nda  1992’den beri görev yapan Kolorado Senatörü, Çeyen Kabilesi’nden Ben Nighthorse Campbell diyor ki: “Kızılderililerin büyüklük ve başarı ölçüsü, Anglo Saksonlarınkinden farklıdır. En başarılı, en büyük adam kim diye bir Kızılderili'ye sorun, en fakir adamı gösterecektir, çünkü o her şeyini başkaları için feda etmiştir”.

(Mi Taku Oyasin, Kızılderili Hikmetleri, Ayşe Göktürk Tunceroğlu, Alfa yayınları)